Bisiklet Özgürlüktür

Çocukluğum bisiklet üstünde geçti diyebilirim. Şanslı çocukluk nedeniyle Ataköy’de oturuyorduk. Ataköy modern şehirleşme örneği bir semttir, bol yeşil alan, geniş kaldırımlar ve yollar. Bunlara ek olarak dümdüz bir coğrafya ve civarda bisikletle keşfedilecek birçok yer. Yakınlarda Ataköy’ün diğer kısımları, biraz daha ilerde Yeşilyurt, Yeşilköy, öbür tarafta Bakırköy ve civarı. Arkadaşlarımın iyi kötü bisikletleri vardı ve ben ilkokul boyunca ağabeyimin bisikletiyle idare etmek zorundaydım. Tabii aile hiyerarşi kurallarına göre ancak onun kullanmadığı zamanlarda binebiliyordum. 5419409_95c5554d75

İlkokulu bitirme olayını doğru dürüst bir bisikletim olması icin kullanmaya karar verdim. Beşinci sınıfın sonlarına doğru kendime ESEN marka bisiklet uygun görmüştüm. O zamanlar Türkiye’de üretilen mallar pek kaliteli değildi. Dışarıdan az sayıda gelenler de pahalıydı. O zamanın markaları olarak yarış tipi, ince lastikli, on vitesli Raleigh ve Peugeot’lara özenirdim. Yerli markalar arasında ise Esen’in gene de düzgün olduğunu biliyordum, çünkü mahallede bir arkadaşımın Esen bisikleti vardı. İlkokul bitirme hediyesi olarak babama hayallerimi süsleyen Esen bisikleti aldırmayı başardım. O yıllar tüketim ürünlerinin gözümüze sokulduğu zamanlar değildi. Tatil başlayınca babamla arabaya binildi, Sirkeci’de Büyük Postanenin sırasında bir hanın ikinci katındaki Esen dağıtım yeri bulundu ve yanyana duran bisikletlerden lacivert olan bir tane seçildi. Ondan sonra o bisikletin üstünden inmedim desem abartma olmaz. Yaz tatillerinde bütün mahalle ve civarı bizimdi artık. Tehlike içeren hertürlü şey denendi, yasak olan heryere gidildi, keşifler yapıldı. Kaç kere dizler, dirsekler kanatıldı, kafa üstü bile düşüldü. Tabii tek başıma değil, genelde yaz tatilleri diğer bisikletli arkadaşlarla birlikte geçerdi, yanlız binmek zevkli değildi. 3-5, bazen 8-10 bisikletli biraraya gelinip konvoy yapılır, kaldırımlarda, yollarda son hız sürülürdü. Kimbilir ne çok kişiden azar işitmişizdir. Ama çocuktuk işte, bisiklet bizim için özgürlüktü ve bu özgürlüğü bırakmaya niyetimiz yoktu. Bazen uzun yola giderdik, yani sahil yolundan Yeşilyurt ve Yeşilköy’e ya da Bakırköy veya onun ötesine İncirli’ye. Bu bizim için başka şehre gitmek gibi birşeydi, oldukça büyük bir maceraydı.
IMG_2199
Bisikletime iyi bakardım. Ona aksesuarlar taktım, söktüm, temizledim, ayarlarını yaptım, kimbilir kaç kere lastiklerini şişirdim, çıkan zincirini ellerim yağ içinde kalarak taktım. Kendim yapamayacağım birşey olunca da en yakın bisiklet tamircisi Bakırköy’de Vita fabrikasının arkasında olduğu için oraya gidilmesi gerekirdi. Hele bisiklet binilecek durumda değilse, yedeğimizde götürmek bayağı bir işti. Sıcakta terleyerek iter ve şikayet etmezdik. Bisiklet tamircilerinden çok şey öğrenmişimdir, bugünkü mekanik bilgilerimin altyapısı onlardır! Bu bisiklet merkezli hayat 16 yaşıma kadar falan sürdü. Ehliyet alma durumları ortaya çıkınca, araba kullanma hevesleri başlamıştı ve bisiklet gözden düştü. Ehliyet aldıktan hemen sonra 1977’de Ataköy’den taşındık. O hevesle aldığım, yıllarca sürdüğüm, artık iyice de hırpalanmış Esen bisikletimi o evin bodrumunda bıraktım. Benden sonra birileri binmişmidir, benim kadar zevkle kullanmışmıdır, kimbilir? Zaten yeni taşındığımız semt Ataköy’ün tam tersine İstanbul’un göbeğinde bol yokuşlu bir yerdi, bisiklete hiç uygun değildi. Bir iki sene sonra da üniversite başladı, artık önemli olan arabaydı, kızlardı, bisiklet tamamen gündem dışı kalmıştı.

bisiklet_bicycle_cycling
Yıllar geçti, Toronto’da yaşamaya başlayınca işler değişti. Burada bisiklet yolda araba kadar geçerli bir araç, hatta caddede bisikletiyle kenardan giden vatandaş arabalar tarafından kollanıyor, dikkat ediliyor. Tabii genelde böyle, dikkatli olmak gerekiyor. Önce uzakdoğu yapımı bir bisikletim oldu, eski Esen bisikletimden daha iyiydi. Ona aksesuarlar aldım, örneğin bir elektronik hız ölçer almıştım. Bu minicik aletle hızımı, ortalama hızımı, ne kadar yol aldığımı, en yüksek hızımı vs görebiliyordum, çocukluğumda olmayan birşeydi. O bisikletle epey gezdim, hatta şehire daha yakın oturduğumuz yıllarda şehrin tam merkezindeki işime bile kaç kere gittim.

Sonra birgün oturduğumuz mahallede bir ‘garage sale’den şimdi kullanmakta olduğum bisikletimi aldım. Çocukluğuma geri dönüyordum sanki, hep özendiğim, o Peugeot’ların Quebec yapımı, oniki vitesli bir yarış bisikleti benim olmuştu. Yıllar sonra, Ataköy’de o kadar bisiklete binip de bir türlü sahip olamadığım ince lastikli, hafif, ok gibi giden bir yarış bisikletine sonunda sahip olmuştum. Komşunun garajında biraz tozlu ve ihmal edilmiş halde duruyordu, ama herşeyi orijinaldi, paslı değildi, sadece biraz elden geçmesi gerekiyordu. Yıllar önce edindiğim becerilerle önce lastiklerini değiştirdim, sildim, yağladım. Şimdi o bisiklette her pedal basışımda, kendimi Tour de France’da gibi hissediyorum. Gerçek bir bisiklet nasıl olur, nasıl gider çok iyi anlıyorum. Ne benim Esen, ne de sonraki bisikletlerim bunun gibi değildi. Biraz geç olmuştu ama istedigim bisiklete kavuşmuştum.

20140708CY0010
 
İnsanın ulaşım amacıyla icat ettiği araçlar arasında belki de en basiti ama en etkilisi bisiklet. Yürüme hızımız saatte 5 km, üstelik çoğu insan saatlerce yürüyebilecek güçte değil. İki tekerlek ve biraz metalden oluşan bir mekanizmayı vücudumuzdaki en kuvvetli kasların yardımıyla kullanarak neredeyse motorlu araç hızında gidebiliyoruz. Yakıt almak ya da bataryaları şarj etmeye gerek kalmadan uzun mesafeler kat etmek mümkün.

Bisikletsever bir arkadaşımın şu sözleri çok doğru; “Bisikletin bendeki tanımı en basit şekliyle “özgürlük”, inanılmaz bir duygu, o arabaların, koca koca otobüslerin, kamyonların meydana getirdiği tüm trafikten bir iki hareketle sıyrılıyorsun ve kendine özgü bir dünya yaratıyorsun.” Yaşadığımız şehir bol yeşil alanı, genelde düz coğrafyası, şehri ağ gibi saran bisiklete özel yollarıyla isterseniz şehir içinde ulaşım amacıyla, isterseniz spor amacıyla bu özgürlüğün tadına varılacak bir yer. Sabahın erkence bir saatinde pedal çevirirken yüzünüzü okşayan rüzgarı hissetmek, doğanın kokusunu içinize çekmek müthiş bir duygu.

Bu yazı bisiklet üstünde geçirin derim..

Uluç Özgüven

Bu Dünyadan Kazım Koyuncu Geçti

Kazım Koyuncu

Kazım Koyuncu

Onun sesini ilk kez 90’ların ortasında duymuş olmalıyım. Ilk kez bir Türk genci, Karadeniz yöresinin halk türkülerini özgün diliyle ve günümüz enstrümanlarıyla rock tarzında yorumluyordu. Lazca söylüyordu ve ben o güne kadar Lazca’nın neye benzedigini bilmiyordum. Daha sonra Hopa’lı olduğunu öğrendim, eniştemin ve eşimin ailesinin de Arhavi’li olması Kazım’la sanki ortak yanımız oldu. Hopa ve Arhavi, Artvin’in birbirine yakın iki ilçesi, aynı yöre, aynı kültür.

Şarkılarını dinledikçe beni daha da çeken yanı bir hayat görüşü, felsefesinin oluşuydu, bir de kendine özgü tınısıyla o muhteşem sesi tabii. Onu tanıdıkça farkına varıyordum, kendi düşüncelerimle tamamen örtüşen bir mesajı vardı, şarkıları bugün söylenip yarın unutulacak türden ‘pop’ şarkılar değildiler. İlerici, hümanist, devrimci bir gençti.

Continue reading

Borusan Müzesi’ni Gezdinizmi?

Borusan Contemporary

Perili Köşk

Rumelihisarı’ndaki bu yapının yıllardır önünden geçeriz, Fatih Sultan Mehmet köprüsü açılalı beri de hemen üstünden geçiyoruz, sivri kulesini neredeyse elimizle tutarcasına. Nedir bu metruk yapı diye yıllardır merak ederiz. Bildiğim kadarıyla Perili Köşk denirdi, öyle harap kaderine terkedilmiş durumdaydı ve pek kimse de bilmezdi ne olduğunu. Boğaziçi Üniversitesi’nde okuduğum yıllarda arkadaşlarla okuldan çıkınca hemen önündeki sahile arabayı parkedip manzaraya karşı çok çay içip, yengen yemişizdir.

Meğerse Perili Köşk Mısır Hidivi Abbas Hilmi Paşa`nın baş yaveri Yusuf Ziya Paşa’nın köşküymüş.  Yapımına 1910`lu yıllarda başlanmış. Ancak 1914 yılında I. dünya savaşının patlaması ve Osmanlı İmparatorluğu`nun da savaşa girmesi nedeniyle inşaatı yapan ustalar askere alınınca yapı tamamlanamamış. Yusuf Ziya Paşa eşi Nebiye Hanım ve 3 kızı ile birlikte, vefat ettiği tarih olan 1926 yılına kadar köşkte yaşamış. Paşanın ölümünden sonra ailesi ve ailenin sonraki kuşakları 1993 yılına kadar köşkte oturmuşlar, birinci katında ise kiracılar varmış. Yarım kalan inşaat nedeniyle tamamlanamayan ve boş kalan ikinci ve üçüncü katlar yüzünden bina çevrede “Perili Köşk” diye anılmaya başlanmış.

Köşk 2002 yılında Borusan Holding tarafından 25 yıllığına holdingin yönetim merkezi olarak kullanılmak üzere kiralanmış. 2007’de holding binaya taşınmış, 2011’de ise binayı haftaiçi ofis, haftasonu ise müze olacak şekilde ziyarete açmışlar. İşte bu müzeyi son Türkiye ziyaretimizde gezme fırsatı bulduk. Müze öyle bildiğiniz gibi bir müze değil, bir kere adı ‘Borusan Contemporary’. Dikkat etmişsinizdir, son zamanlarda nedense ülkemizde herşeyin adı İngilizce. Kimileri Taksim meydanındaki ‘The Marmara’ oteliyle başladığını söylüyor bu İngilizce özentisinin, son yıllarda ise iyice ilerlemiş durumda, adı Ingilizce olmayan birşey kalmadı gibi. ‘Contemporary’ Türkçemizde çağdaş demek, bu müzede de çağa özgü eserler sergileniyor, büyük bir galeri demek mümkün.

Borusan Çağdaş Sanat Koleksiyonu; resim, heykel, video, enstalasyon, yeni medya, baskı, ışık sanatı ve fotoğraf gibi birçok alandan 600’e yakın yapıt içeriyor ve surekli değişiyor. Fotoğrafla ilgilendiğim için ilgimi çeken eserlerden biri Brezilyalı fotoğrafçı Sebastiao Salgado’nun siyah beyaz bir fotoğrafı oldu. Arkasından şimdiki ünlü sinemacımız, öncenin fotoğraf sanatçısı Nuri Bilge Ceylan’ın kendine özgü fotoğraflarını izlemek hoş oldu. Bir diger Istanbul’la ilgili yazımda bahsettigim ‘gerçeklik testi’ tam da buydu iste.
Müzeyi gezerken çalışanların, hatta üst yöneticilerin ofislerine, toplantı odalarına kadar giriyorsunuz, çünkü sergilenen eserler her yerde, duvarda, camda, yerde, tavanda. Neredeyse insanların çekmecelerini karıştıracaksınız. Ama tabii öyle olmuyor çünkü müze turu rehber eşliğinde ve görevlilerin gözü üzerinizde. Turlar en fazla 15 kişilik gruplar halinde İngilizce ve Türkçe olarak yapılıyor. Rehberler çok bilgili, sorularınızı rahatlıkla sorabiliyorsunuz. Burada çalışanlar için işin en zor yanı haftasonu masaları çok temiz bırakmak olsa gerek, pek bana göre degil. Buna karşılık çok özel bir işyerinde çalışıyorlar, her odada, salonda ve koridorlarda özgün sanat eserleriyle içiçeler, bir tarafta da eşsiz boğaz manzarası. Yani sanatla manzara arasında sıkışmış durumdalar, kötü bir durum değil. Manzara şöyle, bina boğazın en hakim noktasında olduğu için geçen gemileri oturduğunuz yerden neredeyse elinizle tutacakmışsınız hissine kapılıyorsunuz.

Şimdi 10 katı olan bu müze-ofisi alt kattan merdivenle yukarı katlara doğru yavaş yavaş çıkarak geziyorsunuz, çünkü koridorlar, merdivenler görülmesi gereken onlarca video, ışıklı sesli eserlerle dolu. En üst kata vardığınızda nereye bakacağınızı neyin fotoğrafını cekeceginizi saşırıyorsunuz. Terasta muhteşem bir manzara var, Rumeli Hisarı hemen yanıbasınızda, Anadolu Hisarı karşınızda, Küçüksu Kasrı onun biraz daha Üsküdar’a doğru ilerisinde..
Buraya varana kadar birçok eserle sanat size eşlik etmişti, burada da yalnız bırakmıyor. Bu geniş terasta da birçok eser var, bunlardan biri olan Andrew Rogers’ın Unfurling adlı heykeli sizi karşılıyor. Bir yelkenin rüzgarda açılışı gibi, metal kumaşa dönüşmüş gibi sanki boğazın rüzgarıyla dalgalanıyor.

Terasın üstünde küçük teras var ve oraya çıktığınız zaman yıllardır aşağıdan gördüğümüz o minik sivri kuleye varıyoruz. Yazının başından beri kule dediğim şeyin aslında doğru adı ‘cihannüma’. Bu Osmanlıca sözcüğün Türkçesi ‘dünya görüntüsü’, açıklaması ise şöyle ‘Osmanlı mimarisinde genellikle kule biçiminde her tarafı camlı bir oda’.  Zevk sahibi Borusan yöneticileri bu minicik odanın içine sadece iki koltuk bir de espresso makinesi koymuşlar. Istanbul’un en güzel manzarası, kahveniz ve muhabbet, başka birşeye gerek varmı? Binanın bir işyeri olduğunu unutmayalım, burada keyifle yapacağınız bir toplanti belki de Dubai’nin en yeni gökdelenindeki firmanin alamadigi iş bağlantısını getirebilir..

Turun başlamasını beklerken ya da turdan sonra alt terasta Müze Cafe’de bir çay içmeyi, birşeyler atıştırmayı unutmayın. Manzaradanmıdır nedir bilmiyorum ama burada içtiğim çayın tadını unutamıyorum. Burada oturup çayınızı, içkinizi boğazdan geçen gemilerin, karşı kıyının seyrine bakarak içmeye doyum olmuyor.

Sanıyorum bir sonraki İstanbul ziyaretinizde Borusan Müzesi’ni deneyimlenecekler listesine aldınız bile.

Uluç Özgüven

Kaynakça:

Fotoğraflar: Uluç Özgüven arşivi

Perili Köşk fotoğrafı : Ahmet Serttürk http://www.panoramio.com/photo/8824042

Borusan Contemporary http://www.borusancontemporary.com/homepage.aspx

Istanbul Rehberi http://www.istanbul.net.tr/istanbul-Rehberi/istanbul-muzeleri/borusan-contemporary/196/4

Vikipedi Perili Köşk – Vikipedi

Minor Empire Türkiye yolunda

Minor-Empire-konser-1

 

Minor Empire’in yaratıcısı Ozan Boz ve solisti Özgü Özman’la konuştuk. Şu sıralar epey heyecanlılar çünkü siz bu yazıyı okuduğunuzda Türkiye’de olacaklar. Hakiki Kanada’lı, öz Toronto’lu, buradaki Türk toplumunun içinden çıkan Minor Empire çok yakında Türkiye’de verecekleri ilk konser serisi için hazırlar. Program bayağı yoğun. Hayal Kahvesi Shining Stars organizasyonuyla 7 şehirde 7 konserle ilk kez Türk müzikseverlerin karşısına çıkıyorlar. Tam 4 yıl önce ilk albümleri Second Nature’i çıkardıktan sonra Kanada ve Amerika’da birçok konser verdiler, iki de ödül aldılar fakat Türk müzikseverlerle buluşmak önümüzdeki günlerde kısmet oluyor. 
Continue reading

Mercan Dede Bir Konseptin Adı

Mercan DedeMercan Dede, diğer adıyla Arkın Ilıcalı ile Toronto konserinden önce kulisde buluştuk ve kısa bir söyleşi yaptık.

– 6 yıl aradan sonra Dünya albümünü çıkardın, simdi onun tanıtımı için Kuzey Amerika turnesindesin. Neden bu kadar ara verdin?

Müziği, yaratıcılığı otomatiğe bağlamak hoşuma gitmiyor. Bizim süreç yavaş gelişiyor, Tuk kahvesi gibi ağır pişiyor ama daha lezzetli. Herşey istediğim gibi olunca ortaya çıkan sonuçtan zevk alıyorum. Kuzey Amerika turnemize başladık, albüm çıkarmak güzel de, konser heyecan veren birşey tabii. Sırada New York, Cleveland, Chicago var. New York’da Winter Garden’da çalacağız, çok güzel bir mekan. NY’dan sonra özellikle Cleveland’daki konser de tam ayın 21’inde, yaz gündönümünde sahne alıyoruz, yani en uzun gün. Cleveland Art Museum organize etti, açık havada çok keyifli olacak. Daha sonra da üniversite müzikoloji derslerine giriliyor, orada seminerler vereceğiz, amacımız Türk müziğini, Türk kültürünü tanıtmak. Konserdekinden daha büyük bir kitleye hitap edecek olmak güzel. Müzikle ilgilenen Amerika’lılara müziğimizi, kültürümüzü anlatmak güzel. Ondan sonra Avrupa’ya geçeceğiz, Almanya ve Norveç’te konserlerimiz olacak.

Continue reading

Sakız Adası Notları

Bu seneki tatilimizin bir kısmını Sakız adasında geçirdik. Adanın Yunanca adı Chios, ‘Hios’ diye telaffuz ediliyor. Yunanca’ya giriş, ‘H’ harfini iyice vurgulamak gerekiyor.. Bu adanın bir özelliği Türkiye’ye en yakın Yunan adalarından biri oluşu. Çeşme’den hergün deniz otobüsü ve feribot seferleri var, yolculuk 30 dakika sürüyor. Kanada pasaportuna vize gerekmiyor. Turla gelen Türk vatandaşlarına da kapıda vize uygulaması olduğu için deniz otobüsleri dolu. Çeşme’den gelip, otobüsle adayı gezip, yemek yiyip denize girdikten sonra akşamüstü dönmek neredeyse Çeşme’den İzmir’e gidip gelmekten daha kolay. Komşuda şimdiye kadar Atina ile birlikte Rodos ve Kos (İstanköy) adalarını görmüştüm, Sakız adası da gerçekten görülüp yaşanması gereken bir yer.

 

Continue reading

Angelina’s Treasure

Angelina's Treasure cover

Angelina’s Treasure

ANGELINA’nın HAZİNESİ: KIBRIS, 1570 ve SONRASI.

Köşklü Çiftlik, İskenderiye, Giovanni DiLusignano, Girne Kapısı, Osmanlı hareminde yaşam, İpsilanti yalısı, Mora isyanı, Aziz Hilarion Kalesi, Beşparmak dağları, Kıbrıs sorunu… Bunların hepsinin geçtiği zevkle okuyacagınız bir roman..

Sayın Özay Mehmet ile yeni kitabı Angelina’s Treasure, Cyprus 1570+ üzerine bir söyleşi yaptım. 2012 yılının Mart ayında çıkan Uzun Ali romanını hatırlayacaksınız, ropörtajı izleyebilirsiniz. Uzun Ali’nin devamı olan ve Uzun Ali’de anlatılan dönemin öncesini kapsayan bu yeni romanı ile ilgili kendisinin görüşlerini ve gelecek ile ilgili projelerini aldım.

 

Uluç Özgüven

Taksim’de LGBT kutlaması

Geçen sene Istanbul’da LGBT kutlamasına denk geldik. Ülkemin gözünü seveyim, hiç Toronto’da gördüğümüz manzaralara benzer şeyler yoktu. Sadece alternatif bir kutlama yapmaya gelmiş her kesimden insan. Bir de muhteşem hınzır sloganlar.

Şimdi Toronto’da gördüğümüz manzaraları özetlemeye calışayım. Değişiklik adına bir sürü aşırılık, eğlence bahanesiyle insanın gözüne sokarcasına sakalet ve abartı. Ha bir de çıplaklık, hem de en estetik olmayan haliyle. Bu konuda ipucu vermiş olayım, manzaraları siz tahmin edin. Onları görünce ‘bu insanlar başka zaman nerede saklanıyorlar?’ diye düşünmekten insan kendini alamıyor. Değişik olmayı kutlamak tamam da değişikliğin bu kadar bambaşka abartılı bir şey olduğunu göstermek?

Umarım Türkiye’deki kutlamalar da zamanla buradakilere benzemez. Malum artık dünyada her yer, her davranış, düşünce birbirine benzemeye başladı.

Aşağıdaki klipte de göreceksiniz, yurdum insanının yaratıcı sloganlarından bazıları;

* Direnişin ‘O’ biçimi * Dön- Me- Yiz * Yasak ne ayol? * ibneyiz.biz * Genel ahlaksız

* Velev ki ibneyiz * Lezbiyenler vardır * Geyiz lezbiyeniz * Alışın, buradayız

ve daha birçok Kürtçe, Arapça, Ermenice slogan..

Buyrun..

Zeynep Özbilen’le söyleşimiz

(for English interview scroll to the bottom of this page)

Türkiye’den son ithalatımız latin caz şarkıcımız Zeynep Özbilen. İspanya kökenli yahudilerin dili olan Ladino şarkılarla da tanınır. Ben onu çok eskilere dayanan bir arkadaşımın eşi olduğu için tanımak mutluluğuna eriştim.

Zeynep Özbilen

Zeynep Özbilen

Zeynep, iddiası içinde olan kişilerdendir, yaptığı işi severek, içinden gelerek yapar. İş dünyasında da çok başarılıdır ama onun asıl aşkı şarkı söylemektir. Onu sahnede izlediğim geçen sene gerçekten hissederek söylediğine karar verdim. Çok yönlü bir kişi olmasına rağmen yanına yaklaşılmayan, kendini beğenmiş kimselerden değildir, her zaman cana yakın, güleryüzlüdür. İşte bu özellikleri sayesinde neredeyse gelir gelmez kendisini yepyeni bir müzik çevresine kabul ettirmiştir. Onun buraya yerleşmesi Türkiye’nin kazancıdır ama Kanada’nın daha büyük kazancıdır. Zeynep gibiler bu topluma bir renk daha eklerler. İşte bu sanatçımızı size tanıtmak için geçtiğimiz günlerde kendisiyle bir söyleşi yaptım.

Buyrun..

 

 

 

Başka Bir Dünya Mümkün

looking-backwardBazen dünyanın içinde bulunduğu siyasal duruma bakıp “Başka bir zamanda yaşasaydık dünya daha farklı olurmuydu acaba… ” dediğiniz oluyormu? Dünyamızın herkes için güvenli, adaletli, huzurlu bir yer olduğu söylenemez. Acaba 500 yıl sonrasının tarihçileri bugünler için ne yazacaklar diye düşünüyormusunuz bazen? İşte yakın zamanda okuduğum bir kitap bu konularda güzel bir zihin cimnastiği oldu. Kitabın adı Looking Backward 2000-1887, yazarı Edward Bellamy. Yeni bir kitap değil, hatta oldukça eski, 1887′de yazılmış bir ütopya. ‘Geçmişe Bakış, 2000’den 1887’ye’ adıyla da Türkçe olarak Say Yayınları tarafından yayınlanmış.

Continue reading