Bisiklet Özgürlüktür

Çocuk­lu­ğum bisik­let üstün­de geç­ti diye­bi­li­rim. Şans­lı çocuk­luk nede­niy­le Ataköy’de otu­ru­yor­duk. Ata­köy modern şehir­leş­me örne­ği bir semt­tir, bol yeşil alan, geniş kal­dı­rım­lar ve yol­lar. Bun­la­ra ek ola­rak düm­düz bir coğ­raf­ya ve civar­da bisik­let­le keş­fe­di­lecek bir­çok yer. Yakın­lar­da Ataköy’ün diğer kısım­la­rı, biraz daha iler­de Yeşil­yurt, Yeşil­köy, öbür taraf­ta Bakır­köy ve civa­rı. Arka­daş­la­rı­mın iyi kötü bisik­let­le­ri var­dı ve ben ilko­kul boyun­ca ağa­be­yi­min bisik­le­tiy­le ida­re etmek zorun­day­dım. Tabii aile hiye­rar­şi kural­la­rı­na göre ancak onun kul­lan­ma­dı­ğı zaman­lar­da bine­bi­li­yor­dum. 5419409_95c5554d75

İlko­ku­lu bitir­me ola­yı­nı doğ­ru dürüst bir bisik­le­tim olma­sı icin kul­lan­ma­ya karar ver­dim. Beşin­ci sını­fın son­la­rı­na doğ­ru ken­di­me ESEN mar­ka bisik­let uygun gör­müş­tüm. O zaman­lar Türkiye’de üre­ti­len mal­lar pek kali­te­li değil­di. Dışa­rı­dan az sayı­da gelen­ler de paha­lıy­dı. O zama­nın mar­ka­la­rı ola­rak yarış tipi, ince las­tik­li, on vites­li Rale­igh ve Peugeot’lara öze­nir­dim. Yer­li mar­ka­lar ara­sın­da ise Esen’in gene de düz­gün oldu­ğu­nu bili­yor­dum, çün­kü mahal­le­de bir arka­da­şı­mın Esen bisik­le­ti var­dı. İlko­kul bitir­me hedi­ye­si ola­rak baba­ma hayal­le­ri­mi süs­le­yen Esen bisik­le­ti aldır­ma­yı başar­dım. O yıl­lar tüke­tim ürün­le­ri­nin gözü­mü­ze sokul­du­ğu zaman­lar değil­di. Tatil baş­la­yın­ca babam­la ara­ba­ya binil­di, Sirkeci’de Büyük Pos­ta­ne­nin sıra­sın­da bir hanın ikin­ci katın­da­ki Esen dağı­tım yeri bulun­du ve yan­ya­na duran bisik­let­ler­den laci­vert olan bir tane seçil­di. Ondan son­ra o bisik­le­tin üstün­den inme­dim desem abart­ma olmaz. Yaz tatil­le­rin­de bütün mahal­le ve civa­rı bizim­di artık. Teh­li­ke içe­ren her­tür­lü şey denen­di, yasak olan her­ye­re gidil­di, keşif­ler yapıl­dı. Kaç kere diz­ler, dir­sek­ler kana­tıl­dı, kafa üstü bile düşül­dü. Tabii tek başı­ma değil, genel­de yaz tatil­le­ri diğer bisik­let­li arka­daş­lar­la bir­lik­te geçer­di, yan­lız bin­mek zevk­li değil­di. 3–5, bazen 8–10 bisik­let­li bira­ra­ya geli­nip kon­voy yapı­lır, kal­dı­rım­lar­da, yol­lar­da son hız sürü­lür­dü. Kim­bi­lir ne çok kişi­den azar işit­mi­şiz­dir. Ama çocuk­tuk işte, bisik­let bizim için özgür­lük­tü ve bu özgür­lü­ğü bırak­ma­ya niye­ti­miz yok­tu. Bazen uzun yola gider­dik, yani sahil yolun­dan Yeşil­yurt ve Yeşilköy’e ya da Bakır­köy veya onun öte­si­ne İncirli’ye. Bu bizim için baş­ka şeh­re git­mek gibi bir­şey­di, olduk­ça büyük bir mace­ray­dı.
IMG_2199
Bisik­le­ti­me iyi bakar­dım. Ona akse­su­ar­lar tak­tım, sök­tüm, temiz­le­dim, ayar­la­rı­nı yap­tım, kim­bi­lir kaç kere las­tik­le­ri­ni şişir­dim, çıkan zin­ci­ri­ni elle­rim yağ için­de kala­rak tak­tım. Ken­dim yapa­ma­ya­ca­ğım bir­şey olun­ca da en yakın bisik­let tamir­ci­si Bakırköy’de Vita fab­ri­ka­sı­nın arka­sın­da oldu­ğu için ora­ya gidil­me­si gere­kir­di. Hele bisik­let bini­lecek durum­da değil­se, yede­ği­miz­de götür­mek baya­ğı bir işti. Sıcak­ta ter­le­ye­rek iter ve şika­yet etmez­dik. Bisik­let tamir­ci­le­rin­den çok şey öğren­mi­şim­dir, bugün­kü meka­nik bil­gi­le­ri­min alt­ya­pı­sı onlar­dır! Bu bisik­let mer­kez­li hayat 16 yaşı­ma kadar falan sür­dü. Ehli­yet alma durum­la­rı orta­ya çıkın­ca, ara­ba kul­lan­ma heves­le­ri baş­la­mış­tı ve bisik­let göz­den düş­tü. Ehli­yet aldık­tan hemen son­ra 1977’de Ataköy’den taşın­dık. O heves­le aldı­ğım, yıl­lar­ca sür­dü­ğüm, artık iyi­ce de hır­pa­lan­mış Esen bisik­le­ti­mi o evin bod­ru­mun­da bırak­tım. Ben­den son­ra biri­le­ri bin­miş­mi­dir, benim kadar zevk­le kul­lan­mış­mı­dır, kim­bi­lir? Zaten yeni taşın­dı­ğı­mız semt Ataköy’ün tam ter­si­ne İstanbul’un göbe­ğin­de bol yokuş­lu bir yer­di, bisik­le­te hiç uygun değil­di. Bir iki sene son­ra da üni­ver­si­te baş­la­dı, artık önem­li olan ara­bay­dı, kız­lar­dı, bisik­let tama­men gün­dem dışı kal­mış­tı.

bisiklet_bicycle_cycling
Yıl­lar geç­ti, Toronto’da yaşa­ma­ya baş­la­yın­ca işler değiş­ti. Bura­da bisik­let yol­da ara­ba kadar geçer­li bir araç, hat­ta cad­de­de bisik­le­tiy­le kenar­dan giden vatan­daş ara­ba­lar tara­fın­dan kol­la­nı­yor, dik­kat edi­li­yor. Tabii genel­de böy­le, dik­kat­li olmak gere­ki­yor. Önce uzak­do­ğu yapı­mı bir bisik­le­tim oldu, eski Esen bisik­le­tim­den daha iyiy­di. Ona akse­su­ar­lar aldım, örne­ğin bir elekt­ro­nik hız ölçer almış­tım. Bu mini­cik alet­le hızı­mı, orta­la­ma hızı­mı, ne kadar yol aldı­ğı­mı, en yük­sek hızı­mı vs göre­bi­li­yor­dum, çocuk­lu­ğum­da olma­yan bir­şey­di. O bisik­let­le epey gez­dim, hat­ta şehi­re daha yakın otur­du­ğu­muz yıl­lar­da şeh­rin tam mer­ke­zin­de­ki işi­me bile kaç kere git­tim.

Son­ra bir­gün otur­du­ğu­muz mahal­le­de bir ‘gara­ge sale’den şim­di kul­lan­mak­ta oldu­ğum bisik­le­ti­mi aldım. Çocuk­lu­ğu­ma geri dönü­yor­dum san­ki, hep özen­di­ğim, o Peugeot’ların Quebec yapı­mı, oni­ki vites­li bir yarış bisik­le­ti benim olmuş­tu. Yıl­lar son­ra, Ataköy’de o kadar bisik­le­te binip de bir tür­lü sahip ola­ma­dı­ğım ince las­tik­li, hafif, ok gibi giden bir yarış bisik­le­ti­ne sonun­da sahip olmuş­tum. Kom­şu­nun gara­jın­da biraz toz­lu ve ihmal edil­miş hal­de duru­yor­du, ama her­şe­yi ori­ji­nal­di, pas­lı değil­di, sade­ce biraz elden geç­me­si gere­ki­yor­du. Yıl­lar önce edin­di­ğim bece­ri­ler­le önce las­tik­le­ri­ni değiş­tir­dim, sil­dim, yağ­la­dım. Şim­di o bisik­let­te her pedal bası­şım­da, ken­di­mi Tour de France’da gibi his­se­di­yo­rum. Ger­çek bir bisik­let nasıl olur, nasıl gider çok iyi anlı­yo­rum. Ne benim Esen, ne de son­ra­ki bisik­let­le­rim bunun gibi değil­di. Biraz geç olmuş­tu ama iste­di­gim bisik­le­te kavuş­muş­tum.

20140708CY0010
 
İnsa­nın ula­şım ama­cıy­la icat etti­ği araç­lar ara­sın­da bel­ki de en basi­ti ama en etki­li­si bisik­let. Yürü­me hızı­mız saat­te 5 km, üste­lik çoğu insan saat­ler­ce yürü­ye­bi­lecek güç­te değil. İki teker­lek ve biraz metal­den olu­şan bir meka­niz­ma­yı vücu­du­muz­da­ki en kuv­vet­li kas­la­rın yar­dı­mıy­la kul­la­na­rak nere­dey­se motor­lu araç hızın­da gide­bi­li­yo­ruz. Yakıt almak ya da batar­ya­la­rı şarj etme­ye gerek kal­ma­dan uzun mesa­fe­ler kat etmek müm­kün.

Bisik­let­se­ver bir arka­da­şı­mın şu söz­le­ri çok doğ­ru; “Bisik­le­tin ben­de­ki tanı­mı en basit şek­liy­le “özgür­lük”, ina­nıl­maz bir duy­gu, o ara­ba­la­rın, koca koca oto­büs­le­rin, kam­yon­la­rın mey­da­na getir­di­ği tüm tra­fik­ten bir iki hare­ket­le sıy­rı­lı­yor­sun ve ken­di­ne özgü bir dün­ya yara­tı­yor­sun.” Yaşa­dı­ğı­mız şehir bol yeşil ala­nı, genel­de düz coğ­raf­ya­sı, şeh­ri ağ gibi saran bisik­le­te özel yol­la­rıy­la ister­se­niz şehir için­de ula­şım ama­cıy­la, ister­se­niz spor ama­cıy­la bu özgür­lü­ğün tadı­na varı­la­cak bir yer. Saba­hın erken­ce bir saatin­de pedal çevi­rir­ken yüzü­nü­zü okşa­yan rüz­ga­rı his­set­mek, doğa­nın koku­su­nu içi­ni­ze çek­mek müt­hiş bir duy­gu.

Bu yazı bisik­let üstün­de geçi­rin derim..

Uluç Özgü­ven

Bu Dünyadan Kazım Koyuncu Geçti

Kazım Koyuncu

Kazım Koyun­cu

Onun sesi­ni ilk kez 90’ların orta­sın­da duy­muş olma­lı­yım. Ilk kez bir Türk gen­ci, Kara­de­niz yöre­si­nin halk tür­kü­le­ri­ni özgün diliy­le ve günü­müz enst­rü­man­la­rıy­la rock tar­zın­da yorum­lu­yor­du. Laz­ca söy­lü­yor­du ve ben o güne kadar Lazca’nın neye ben­ze­di­gi­ni bil­mi­yor­dum. Daha son­ra Hopa’lı oldu­ğu­nu öğren­dim, eniş­te­min ve eşi­min aile­si­nin de Arhavi’li olma­sı Kazım’la san­ki ortak yanı­mız oldu. Hopa ve Arha­vi, Artvin’in bir­bi­ri­ne yakın iki ilçe­si, aynı yöre, aynı kül­tür.

Şar­kı­la­rı­nı din­le­dik­çe beni daha da çeken yanı bir hayat görü­şü, fel­se­fe­si­nin olu­şuy­du, bir de ken­di­ne özgü tını­sıy­la o muh­te­şem sesi tabii. Onu tanı­dık­ça far­kı­na varı­yor­dum, ken­di düşün­ce­le­rim­le tama­men örtü­şen bir mesa­jı var­dı, şar­kı­la­rı bugün söy­le­nip yarın unu­tu­la­cak tür­den ‘pop’ şar­kı­lar değil­di­ler. İle­ri­ci, hüma­nist, dev­rim­ci bir genç­ti.

Con­ti­nue reading

Borusan Müzesi’ni Gezdinizmi?

Borusan Contemporary

Peri­li Köşk

Rumelihisarı’ndaki bu yapı­nın yıl­lar­dır önün­den geçe­riz, Fatih Sul­tan Meh­met köp­rü­sü açı­la­lı beri de hemen üstün­den geçi­yo­ruz, siv­ri kule­si­ni nere­dey­se eli­miz­le tutar­ca­sı­na. Nedir bu met­ruk yapı diye yıl­lar­dır merak ede­riz. Bil­di­ğim kada­rıy­la Peri­li Köşk denir­di, öyle harap kade­ri­ne ter­ke­dil­miş durum­day­dı ve pek kim­se de bil­mez­di ne oldu­ğu­nu. Boğa­zi­çi Üniversitesi’nde oku­du­ğum yıl­lar­da arka­daş­lar­la okul­dan çıkın­ca hemen önün­de­ki sahi­le ara­ba­yı par­ke­dip man­za­ra­ya kar­şı çok çay içip, yen­gen yemi­şiz­dir.

Meğer­se Peri­li Köşk Mısır Hidi­vi Abbas Hil­mi Paşa‘nın baş yave­ri Yusuf Ziya Paşa’nın köş­küy­müş.  Yapı­mı­na 1910‘lu yıl­lar­da baş­lan­mış. Ancak 1914 yılın­da I. dün­ya sava­şı­nın pat­la­ma­sı ve Osman­lı İmparatorluğu‘nun da sava­şa gir­me­si nede­niy­le inşa­atı yapan usta­lar aske­re alı­nın­ca yapı tamam­la­na­ma­mış. Yusuf Ziya Paşa eşi Nebi­ye Hanım ve 3 kızı ile bir­lik­te, vefat etti­ği tarih olan 1926 yılı­na kadar köşk­te yaşa­mış. Paşa­nın ölü­mün­den son­ra aile­si ve aile­nin son­ra­ki kuşak­la­rı 1993 yılı­na kadar köşk­te otur­muş­lar, birin­ci katın­da ise kira­cı­lar var­mış. Yarım kalan inşa­at nede­niy­le tamam­la­na­ma­yan ve boş kalan ikin­ci ve üçün­cü kat­lar yüzün­den bina çev­re­de “Peri­li Köşk” diye anıl­ma­ya baş­lan­mış.

Köşk 2002 yılın­da Boru­san Hol­ding tara­fın­dan 25 yıl­lı­ğı­na hol­din­gin yöne­tim mer­ke­zi ola­rak kul­la­nıl­mak üze­re kira­lan­mış. 2007’de hol­ding bina­ya taşın­mış, 2011’de ise bina­yı haf­ta­içi ofis, haf­ta­so­nu ise müze ola­cak şekil­de ziya­re­te açmış­lar. İşte bu müze­yi son Tür­ki­ye ziya­re­ti­miz­de gez­me fır­sa­tı bul­duk. Müze öyle bil­di­ği­niz gibi bir müze değil, bir kere adı ‘Boru­san Con­tem­po­rary’. Dik­kat etmiş­si­niz­dir, son zaman­lar­da neden­se ülke­miz­de her­şe­yin adı İngi­liz­ce. Kimi­le­ri Tak­sim mey­da­nın­da­ki ‘The Mar­ma­ra’ ote­liy­le baş­la­dı­ğı­nı söy­lü­yor bu İngi­liz­ce özen­ti­si­nin, son yıl­lar­da ise iyi­ce iler­le­miş durum­da, adı Ingi­liz­ce olma­yan bir­şey kal­ma­dı gibi. ‘Con­tem­po­rary’ Türk­çe­miz­de çağ­daş demek, bu müze­de de çağa özgü eser­ler ser­gi­le­ni­yor, büyük bir gale­ri demek müm­kün.

Boru­san Çağ­daş Sanat Kolek­si­yo­nu; resim, hey­kel, video, ens­ta­las­yon, yeni med­ya, bas­kı, ışık sana­tı ve fotoğ­raf gibi bir­çok alan­dan 600’e yakın yapıt içe­ri­yor ve surek­li deği­şi­yor. Fotoğ­raf­la ilgi­len­di­ğim için ilgi­mi çeken eser­ler­den biri Bre­zil­ya­lı fotoğ­raf­çı Sebas­ti­ao Salgado’nun siyah beyaz bir fotoğ­ra­fı oldu. Arka­sın­dan şim­di­ki ünlü sine­ma­cı­mız, önce­nin fotoğ­raf sanat­çı­sı Nuri Bil­ge Ceylan’ın ken­di­ne özgü fotoğ­raf­la­rı­nı izle­mek hoş oldu. Bir diger Istanbul’la ilgi­li yazım­da bah­set­ti­gim ‘ger­çek­lik tes­ti’ tam da buy­du iste.
Müze­yi gezer­ken çalı­şan­la­rın, hat­ta üst yöne­ti­ci­le­rin ofis­le­ri­ne, top­lan­tı oda­la­rı­na kadar giri­yor­su­nuz, çün­kü ser­gi­le­nen eser­ler her yer­de, duvar­da, cam­da, yer­de, tavan­da. Nere­dey­se insan­la­rın çek­me­ce­le­ri­ni karış­tı­ra­cak­sı­nız. Ama tabii öyle olmu­yor çün­kü müze turu reh­ber eşli­ğin­de ve görev­li­le­rin gözü üze­ri­niz­de. Tur­lar en faz­la 15 kişi­lik grup­lar halin­de İngi­liz­ce ve Türk­çe ola­rak yapı­lı­yor. Reh­ber­ler çok bil­gi­li, soru­la­rı­nı­zı rahat­lık­la sora­bi­li­yor­su­nuz. Bura­da çalı­şan­lar için işin en zor yanı haf­ta­so­nu masa­la­rı çok temiz bırak­mak olsa gerek, pek bana göre degil. Buna kar­şı­lık çok özel bir işye­rin­de çalı­şı­yor­lar, her oda­da, salon­da ve kori­dor­lar­da özgün sanat eser­le­riy­le içi­çe­ler, bir taraf­ta da eşsiz boğaz man­za­ra­sı. Yani sanat­la man­za­ra ara­sın­da sıkış­mış durum­da­lar, kötü bir durum değil. Man­za­ra şöy­le, bina boğa­zın en hakim nok­ta­sın­da oldu­ğu için geçen gemi­le­ri otur­du­ğu­nuz yer­den nere­dey­se eli­niz­le tuta­cak­mış­sı­nız his­si­ne kapı­lı­yor­su­nuz.

Şim­di 10 katı olan bu müze-ofi­si alt kat­tan mer­di­ven­le yuka­rı kat­la­ra doğ­ru yavaş yavaş çıka­rak gezi­yor­su­nuz, çün­kü kori­dor­lar, mer­di­ven­ler görül­me­si gere­ken onlar­ca video, ışık­lı ses­li eser­ler­le dolu. En üst kata var­dı­ğı­nız­da nere­ye baka­ca­ğı­nı­zı neyin fotoğ­ra­fı­nı ceke­ce­gi­ni­zi saşı­rı­yor­su­nuz. Teras­ta muh­te­şem bir man­za­ra var, Rume­li Hisa­rı hemen yanı­ba­sı­nız­da, Ana­do­lu Hisa­rı kar­şı­nız­da, Küçük­su Kas­rı onun biraz daha Üsküdar’a doğ­ru ile­ri­sin­de..
Bura­ya vara­na kadar bir­çok eser­le sanat size eşlik etmiş­ti, bura­da da yal­nız bırak­mı­yor. Bu geniş teras­ta da bir­çok eser var, bun­lar­dan biri olan And­rew Rogers’ın Unfur­ling adlı hey­ke­li sizi kar­şı­lı­yor. Bir yel­ke­nin rüz­gar­da açı­lı­şı gibi, metal kuma­şa dönüş­müş gibi san­ki boğa­zın rüz­ga­rıy­la dal­ga­la­nı­yor.

Tera­sın üstün­de küçük teras var ve ora­ya çık­tı­ğı­nız zaman yıl­lar­dır aşa­ğı­dan gör­dü­ğü­müz o minik siv­ri kule­ye varı­yo­ruz. Yazı­nın başın­dan beri kule dedi­ğim şeyin aslın­da doğ­ru adı ‘cihan­nü­ma’. Bu Osman­lı­ca söz­cü­ğün Türk­çe­si ‘dün­ya görün­tü­sü’, açık­la­ma­sı ise şöy­le ‘Osman­lı mima­ri­sin­de genel­lik­le kule biçi­min­de her tara­fı cam­lı bir oda’.  Zevk sahi­bi Boru­san yöne­ti­ci­le­ri bu mini­cik oda­nın içi­ne sade­ce iki kol­tuk bir de esp­res­so maki­ne­si koy­muş­lar. Istanbul’un en güzel man­za­ra­sı, kah­ve­niz ve muhab­bet, baş­ka bir­şe­ye gerek var­mı? Bina­nın bir işye­ri oldu­ğu­nu unut­ma­ya­lım, bura­da keyif­le yapa­ca­ğı­nız bir top­lan­ti bel­ki de Dubai’nin en yeni gök­de­le­nin­de­ki fir­ma­nin ala­ma­di­gi iş bağ­lan­tı­sı­nı geti­re­bi­lir..

Turun baş­la­ma­sı­nı bek­ler­ken ya da tur­dan son­ra alt teras­ta Müze Cafe’de bir çay içme­yi, bir­şey­ler atış­tır­ma­yı unut­ma­yın. Man­za­ra­dan­mı­dır nedir bil­mi­yo­rum ama bura­da içti­ğim çayın tadı­nı unu­ta­mı­yo­rum. Bura­da otu­rup çayı­nı­zı, içki­ni­zi boğaz­dan geçen gemi­le­rin, kar­şı kıyı­nın sey­ri­ne baka­rak içme­ye doyum olmu­yor.

Sanı­yo­rum bir son­ra­ki İstan­bul ziya­re­ti­niz­de Boru­san Müzesi’ni dene­yim­le­ne­cek­ler lis­te­si­ne aldı­nız bile.

Uluç Özgü­ven

Kay­nak­ça:

Fotoğ­raf­lar: Uluç Özgü­ven arşi­vi

Peri­li Köşk fotoğ­ra­fı : Ahmet Sert­türk http://www.panoramio.com/photo/8824042

Boru­san Con­tem­po­rary http://www.borusancontemporary.com/homepage.aspx

Istan­bul Reh­be­ri http://www.istanbul.net.tr/istanbul-Rehberi/istanbul-muzeleri/borusan-contemporary/196/4

Viki­pe­di Peri­li Köşk — Viki­pe­di

Minor Empire Türkiye yolunda

Minor-Empire-konser-1

 

Minor Empire’in yara­tı­cı­sı Ozan Boz ve solis­ti Özgü Özman’la konuş­tuk. Şu sıra­lar epey heye­can­lı­lar çün­kü siz bu yazı­yı oku­du­ğu­nuz­da Türkiye’de ola­cak­lar. Haki­ki Kanada’lı, öz Toronto’lu, bura­da­ki Türk top­lu­mu­nun için­den çıkan Minor Empi­re çok yakın­da Türkiye’de vere­cek­le­ri ilk kon­ser seri­si için hazır­lar. Prog­ram baya­ğı yoğun. Hayal Kah­ve­si Shi­ning Stars orga­ni­zas­yo­nuy­la 7 şehir­de 7 kon­ser­le ilk kez Türk müzik­se­ver­le­rin kar­şı­sı­na çıkı­yor­lar. Tam 4 yıl önce ilk albüm­le­ri Second Nature’i çıkar­dık­tan son­ra Kana­da ve Amerika’da bir­çok kon­ser ver­di­ler, iki de ödül aldı­lar fakat Türk müzik­se­ver­ler­le buluş­mak önü­müz­de­ki gün­ler­de kıs­met olu­yor. 
Con­ti­nue reading

Mercan Dede Bir Konseptin Adı

Mercan DedeMer­can Dede, diğer adıy­la Arkın Ilı­ca­lı ile Toron­to kon­se­rin­den önce kulis­de buluş­tuk ve kısa bir söy­le­şi yap­tık.

– 6 yıl ara­dan son­ra Dün­ya albü­mü­nü çıkar­dın, sim­di onun tanı­tı­mı için Kuzey Ame­ri­ka tur­ne­sin­de­sin. Neden bu kadar ara ver­din?

Müzi­ği, yara­tı­cı­lı­ğı oto­ma­ti­ğe bağ­la­mak hoşu­ma git­mi­yor. Bizim süreç yavaş geli­şi­yor, Tuk kah­ve­si gibi ağır pişi­yor ama daha lez­zet­li. Her­şey iste­di­ğim gibi olun­ca orta­ya çıkan sonuç­tan zevk alı­yo­rum. Kuzey Ame­ri­ka tur­ne­mi­ze baş­la­dık, albüm çıkar­mak güzel de, kon­ser heye­can veren bir­şey tabii. Sıra­da New York, Cle­ve­land, Chi­ca­go var. New York’da Win­ter Garden’da çala­ca­ğız, çok güzel bir mekan. NY’dan son­ra özel­lik­le Cleveland’daki kon­ser de tam ayın 21’inde, yaz gün­dö­nü­mün­de sah­ne alı­yo­ruz, yani en uzun gün. Cle­ve­land Art Muse­um orga­ni­ze etti, açık hava­da çok keyif­li ola­cak. Daha son­ra da üni­ver­si­te müzi­ko­lo­ji ders­le­ri­ne giri­li­yor, ora­da semi­ner­ler vere­ce­ğiz, ama­cı­mız Türk müzi­ği­ni, Türk kül­tü­rü­nü tanıt­mak. Kon­ser­de­kin­den daha büyük bir kit­le­ye hitap edecek olmak güzel. Müzik­le ilgi­le­nen Amerika’lılara müzi­ği­mi­zi, kül­tü­rü­mü­zü anlat­mak güzel. Ondan son­ra Avrupa’ya geçe­ce­ğiz, Alman­ya ve Norveç’te kon­ser­le­ri­miz ola­cak.

Con­ti­nue reading

Sakız Adası Notları

Bu sene­ki tati­li­mi­zin bir kıs­mı­nı Sakız ada­sın­da geçir­dik. Ada­nın Yunan­ca adı Chi­os, ‘Hios’ diye telaf­fuz edi­li­yor. Yunanca’ya giriş; ‘H’ har­fi­ni iyi­ce vur­gu­la­mak gere­ki­yor.. Bu ada­nın bir özel­li­ği Türkiye’ye en yakın Yunan ada­la­rın­dan biri olu­şu. Çeşme’den her­gün deniz oto­bü­sü ve feri­bot sefer­le­ri var, yol­cu­luk 30 daki­ka sürü­yor. Kana­da pasa­por­tu­na vize gerek­mi­yor. Tur­la gelen Türk vatan­daş­la­rı­na da kapı­da vize uygu­la­ma­sı oldu­ğu için deniz oto­büs­le­ri dolu. Çeşme’den gelip, oto­büs­le ada­yı gezip, yemek yiyip deni­ze gir­dik­ten son­ra akşa­müs­tü dön­mek nere­dey­se Çeşme’den İzmir’e gidip gel­mek­ten daha kolay. Kom­şu­da şim­di­ye kadar Ati­na ile bir­lik­te Rodos ve Kos (İstan­köy) ada­la­rı­nı gör­müş­tüm, Sakız ada­sı da ger­çek­ten görü­lüp yaşan­ma­sı gere­ken bir yer.

 

Con­ti­nue reading

Angelina’s Treasure

Angelina's Treasure cover

Angelina’s Tre­asu­re

ANGELINA’nın HAZİNESİ: KIBRIS, 1570 ve SONRASI.

Köşk­lü Çift­lik, İsken­de­ri­ye, Giovan­ni DiLu­sig­na­no, Gir­ne Kapı­sı, Osman­lı hare­min­de yaşam, İpsi­lan­ti yalı­sı, Mora isya­nı, Aziz Hila­ri­on Kale­si, Beş­par­mak dağ­la­rı, Kıb­rıs soru­nu… Bun­la­rın hep­si­nin geç­ti­ği zevk­le oku­ya­ca­gı­nız bir roman..

Sayın Özay Meh­met ile yeni kita­bı Angelina’s Tre­asu­re, Cyp­rus 1570+ üze­ri­ne bir söy­le­şi yap­tım. 2012 yılı­nın Mart ayın­da çıkan Uzun Ali roma­nı­nı hatır­la­ya­cak­sı­nız, ropör­ta­jı izle­ye­bi­lir­si­niz. Uzun Ali’nin deva­mı olan ve Uzun Ali’de anla­tı­lan döne­min önce­si­ni kap­sa­yan bu yeni roma­nı ile ilgi­li ken­di­si­nin görüş­le­ri­ni ve gelecek ile ilgi­li pro­je­le­ri­ni aldım.

 

Uluç Özgü­ven

Taksim’de LGBT kutlaması

Geçen sene Istanbul’da LGBT kut­la­ma­sı­na denk gel­dik. Ülke­min gözü­nü seve­yim, hiç Toronto’da gör­dü­ğü­müz man­za­ra­la­ra ben­zer şey­ler yok­tu. Sade­ce alter­na­tif bir kut­la­ma yap­ma­ya gel­miş her kesim­den insan. Bir de muh­te­şem hın­zır slo­gan­lar.

Şim­di Toronto’da gör­dü­ğü­müz man­za­ra­la­rı özet­le­me­ye calı­şa­yım. Deği­şik­lik adı­na bir sürü aşı­rı­lık, eğlen­ce baha­ne­siy­le insa­nın gözü­ne sokar­ca­sı­na saka­let ve abar­tı. Ha bir de çıp­lak­lık, hem de en este­tik olma­yan haliy­le. Bu konu­da ipu­cu ver­miş ola­yım, man­za­ra­la­rı siz tah­min edin. Onla­rı görün­ce ‘bu insan­lar baş­ka zaman nere­de sak­la­nı­yor­lar?’ diye düşün­mek­ten insan ken­di­ni ala­mı­yor. Deği­şik olma­yı kut­la­mak tamam da deği­şik­li­ğin bu kadar bam­baş­ka abar­tı­lı bir şey oldu­ğu­nu gös­ter­mek?

Uma­rım Türkiye’deki kut­la­ma­lar da zaman­la bura­da­ki­le­re ben­ze­mez. Malum artık dün­ya­da her yer, her dav­ra­nış, düşün­ce bir­bi­ri­ne ben­ze­me­ye baş­la­dı.

Aşa­ğı­da­ki klip­te de göre­cek­si­niz, yur­dum insa­nı­nın yara­tı­cı slo­gan­la­rın­dan bazı­la­rı;

* Dire­ni­şin ‘O’ biçi­mi * Dön- Me- Yiz * Yasak ne ayol? * ibneyiz.biz * Genel ahlak­sız

* Velev ki ibne­yiz * Lez­bi­yen­ler var­dır * Geyiz lez­bi­ye­niz * Alı­şın, bura­da­yız

ve daha bir­çok Kürt­çe, Arap­ça, Erme­ni­ce slo­gan..

Buy­run..

Zeynep Özbilen’le söyleşimiz

(for Eng­lish inter­vi­ew scroll to the bot­tom of this page)

Türkiye’den son itha­la­tı­mız latin caz şar­kı­cı­mız Zey­nep Özbi­len. İspan­ya köken­li yahu­di­le­rin dili olan Ladi­no şar­kı­lar­la da tanı­nır. Ben onu çok eski­le­re daya­nan bir arka­da­şı­mın eşi oldu­ğu için tanı­mak mut­lu­lu­ğu­na eriş­tim.

Zeynep Özbilen

Zey­nep Özbi­len

Zey­nep, iddi­ası için­de olan kişi­ler­den­dir, yap­tı­ğı işi seve­rek, için­den gele­rek yapar. İş dün­ya­sın­da da çok başa­rı­lı­dır ama onun asıl aşkı şar­kı söy­le­mek­tir. Onu sah­ne­de izle­di­ğim geçen sene ger­çek­ten his­se­de­rek söy­le­di­ği­ne karar ver­dim. Çok yön­lü bir kişi olma­sı­na rağ­men yanı­na yak­la­şıl­ma­yan, ken­di­ni beğen­miş kim­se­ler­den değil­dir, her zaman cana yakın, güler­yüz­lü­dür. İşte bu özel­lik­le­ri saye­sin­de nere­dey­se gelir gel­mez ken­di­si­ni yep­ye­ni bir müzik çev­re­si­ne kabul ettir­miş­tir. Onun bura­ya yer­leş­me­si Türkiye’nin kazan­cı­dır ama Kanada’nın daha büyük kazan­cı­dır. Zey­nep gibi­ler bu top­lu­ma bir renk daha ekler­ler. İşte bu sanat­çı­mı­zı size tanıt­mak için geç­ti­ği­miz gün­ler­de ken­di­siy­le bir söy­le­şi yap­tım.

Buy­run..

 

 

 

Başka Bir Dünya Mümkün

looking-backwardBazen dün­ya­nın için­de bulun­du­ğu siya­sal duru­ma bakıp “Baş­ka bir zaman­da yaşa­say­dık dün­ya daha fark­lı olur­muy­du aca­ba… ” dedi­ği­niz olu­yor­mu? Dün­ya­mı­zın her­kes için güven­li, ada­let­li, huzur­lu bir yer oldu­ğu söy­le­ne­mez. Aca­ba 500 yıl son­ra­sı­nın tarih­çi­le­ri bugün­ler için ne yaza­cak­lar diye düşü­nü­yor­mu­su­nuz bazen? İşte yakın zaman­da oku­du­ğum bir kitap bu konu­lar­da güzel bir zihin cim­nas­ti­ği oldu. Kita­bın adı Looking Bac­k­ward 2000–1887, yaza­rı Edward Bel­lamy. Yeni bir kitap değil, hat­ta olduk­ça eski, 1887′de yazıl­mış bir ütop­ya. ‘Geç­mi­şe Bakış, 2000’den 1887’ye’ adıy­la da Türk­çe ola­rak Say Yayın­la­rı tara­fın­dan yayın­lan­mış.

Con­ti­nue reading